İstanbul’da yaşanan terör saldırısı canımızı sıktı, moralimizi bozdu hatta akıl ve ruh sağlığımızı sarstı bir ucundan. Bu yüzden bu süreçte siz sevgili okuyucularımızla buluşamadık fakat terörün maksadının günlük hayatın olağan işleyişini kırmak olduğunu hesaba katarsak teröre karşı sivil yolla yapabileceğimiz en büyük mücadele yapmakta olduğumuz şeyleri yapmaya devam etmektir. Bu yüzden yazmaya, incelemeye, haber vermeye geri dönüyoruz. Sizi de bekliyoruz.

Sevgili takipçiler, bildiğiniz üzere gönüllerin efendisi Westworld geçen hafta itibariyle tatile girerek hepimizi 2 yıl sürecek derin bir özleme haline gark etti. Ben de Westworld olmadan geçecek ilk haftamızda bu hasretin etkilerini biraz olsun azaltabilmek adına dizinin ilk sezonunu genel bir yorumla yorumlayayım dedim. Az biraz hasret giderir, biraz anıları yad ederiz.

Yazının bundan sonrasında her an her yerden spoiler çıkabilir. Çıkmayabilir de. Hiç bir şeye söz vermiyoruz. Westworld’ü hala izlemediyseniz tez vakitte izlemenizi tavsiye edip yazımıza başlıyoruz. Yazı boyunca diziyi belli klasmanlar altında incelemeyip o klasmanlara dair görüşlerimizi aktaracağız.

Müzikler

Dizi ilk bölümün ilk anından itibaren müzikleriyle farklı bir deneyim yaşatacağının teminatını verdi. Gönüllerin bestekarı, şimdilik şaheseri olan muhteşem Game of Thrones müziklerini çok genç yaşında yapmış olan Ramin Djwadi duruyor müziklerin başında. Kendisi Game of Thrones dışında Abrahams-Nolan ortaklığının ilk meyvesi olan Person of İnterest’te de kulaklarımızı şenlendirmişti. Şimdi sağolsun Westworld’de hepimizi kendinden geçiriyor.  Kendi bestesi olan müziklerle birlikte muhteşem coverlar kullanıyor Djwadi. Efsanevi bazı müzikleri Westworld’ün evrenine çok güzel dahil ediyor. Zamanında dizinin müziklerine dair yazmıştık bu yüzden daha fazla konuşmaya gerek duymuyorum.

piano-opening-credits-westworld

 

Yönetmenlik

Televizyon işlerinden çoğu zaman yönetmenliğe pek dikkat edilmezdi. TV biraz daha popüler işlerin mekanı olduğu için açıkçası pek de sallanmazdı kameranın nerede durduğu. Bu durum yakın zamanda kökünden değişti. Siyah ekranda Hannibal gibi Breaking Bad gibi diziler izlemeye başladık. Netflix geldi bütün TV yayıncılığını bambaşka bir şeye çevirdi. Adamlar kalktı Wody Allen’a dizi yaptırdı. Şimdi bu trende Westworld’de dahil oldu.

İlk bölümü Jonathan Nolan tarafından yönetildi dizinin ve hakikaten bir sinema filmi kalitesindeydi. Muhteşem silahlı çatışma kareografileri, kusursuz kamera açıları, harika sekanslarla kalktık ilk bölümün başından. Dizi ağzımıza bir parmak bal çalıp gitmedi bu alanda. İlk on bölüm boyunca çok kaliteli isimlerle çalıştılar. Lost, Game of Thrones, Doctor Who, Breaking Bad gibi televizyon tarihinin kült işlerinden çalışmış insanları kamera arkasına geçirdi dizi. Yetmedi, yetinmedi 4. bölümde Vincenzo Natali’ye yönetmenlik verdi. Evet 2000’li yıllar bilim kurgusunun efsanevi ismi Cube filmini neredeyse tek başına yapan adam Vincenzo Natali geldi dizide yönetmenlik yaptı. daha ne diyelim.

Sanatsal Arka Plan

Westworld’den bahsederken muhakkak değinmemiz gereken şeylerden biri de bu. Dizi Rolling Stones gibi Radiohead gibi müzik gruplarının şarkılarını kullanmaktan öteye geçiyor yapımın sanatla irtibatı konusunda. William Shakespeare’den alıntılar yapıyor (hatta dizinin ilk sezonunu bu alıntılardan birinin üstüne inşa ediyor) Michelangelo’nun Adem’in yaratılışı tablosunu alıyor sözgelimi dizi kurgusunun orta yerine zaman ayarlı bir bomba olarak bırakıyor. En son sanatla bu kadar iç içe Hannibal’ı görmüştüm televizyon dünyasında.

dolores-and-teddy-with-dr-ford-westworld-finale

Prodüksiyon

Yanlış bilmiyorsam, daha pahalı bir şey çekmediysek geçen zamanda Türkiye’nin en yüksek bütçeli filmi hala Fetih 1453 olmalı. Üç saate yakınsayan bu “dev prodüksiyon” doların fiyatının daha makul seviyelerde olduğu zamanların parasıyla 18 milyon dolar bütçe ile çekilmiş. Padişah’ın saray dekorasyonu, kostümler, savaş kareografileri, özel efektler, müzikler falan derken 18 milyon dolar harcanmış filme. Peki bunu neden söylüyoruz? Fetih 1453 kendi halinde bir sinema dünyası olan arada sırada yakaladığı büyük çıkışları da yüksek bütçeli filmlerle değil düşük bütçeli sanat filmleriyle yakalayan Türk sineması için bir devrim niteliğindeydi. Peki esas konumuz olan Westworld’e gelelim: Westworld’ün ilk sezon için ayırdığı bütçe yüz milyon dolar. İlk sezondan Game of Thrones kadar para harcamış adamlar. Ha parayı har vurup harman mı savurmuşlar? Tabii hayır harcadıkları her sent her peni helal olsun aslanlarıma. Bu parayı Türk sinemasına yatırsan sana 6 dram, 2 Recep İvedik, 3 şive komedisi, 2 de cinli korku filmi çıkartırdı fakat hepsini toplasan bir Westworld etmezi.

Oyunculuk

Dizide on bölüm boyunca Anthony Hopkins ile Ed Harris ekrandan ateş etti hatta yeri geldi bu ikili karşı karşıya gelip birbirlerine oyunculuk fırlattı. Açıkçası kadronun geri kalanı Gerçek Kesit ayarından oyunculuk sergilese de itiraz edemeyecek Hopkins ile Harris’in hatrına izleyecektik ama adamlar durmamışlar ele güne karşı bütün paraları ihtiyarlara verdi adam gibi oyuncu kalmadı dedirtmeyiz deyip ne kadar yetenekli insan varsa doldurmuşlar içeri. Gerçekten oyuncu listesini açtım önüme uzun uzun bakıyorum bir tane Kitt Harrington ayarında oyunculuğu kabız ama yakışıklı olduğu için kadroda yer bulan insan göremiyorum. Herkes yapması gerekeni en iyisiyle yapıyor dizide.

bernard-basement

Anlatım Tekniği

Dizi ilk bölümüyle gündeme bomba gibi düşünce “bariz bir şekilde güzel olan bir şeyi gömeyim de ne kadar zeki ne kadar farklı olduğum belli olsun” düşüncesindeki insanlar ürperdi, zira ilk bölümde vurabilecekleri bir yer bu da olmamış diyebilecekleri hiç bir şey yoktu. Birkaçı ellerini göbeklerinin üzerine bağlayıp “abi ben western sevmiyorum.” diyebildi yalnızca. Derken 2. 3. bölümler yayınlandığında su içen geyik görmüş aslan gibi dikildi kafaları bu kimselerin. Dizi yavaş tempoda ilerliyordu. Dizi sağı solu patlatmak, her an yeni bir olay çıkarıp, her an açıklama yapıp, soru sorup, soru cevaplayıp CW dizisi gibi gitmektense ağır ağır ilerliyor, karakterler felsefi ve uzun sohbetler yapıyordu.

Dizinin ilk yarısındaki anlatım dilini gören “boş eleştirici” arkadaşlar Breaking Bad izlerken labarotuvara giren bir sineği kovalayarak koca bölüm geçirmemiş gibi, hiç cevap alamayacağı soruların peşinden altı sezon Lost izlememiş gibi, hepsi bir yana 6 yıldır Khaleesi denilen çakma sarışının Westeros’a yola çıkmasını beklememiş gibi diziyi yavaş ve sıkıcı buldu. Ömrü güzel hikayeler okuyup orta karar hikayeler yazmakla geçmiş biri olarak “güzel kardeşim sakin olun. Bakın bunun karakter tanıtımı var, olay örgüsü oluşturması, gerilim yaratması var. Sizin istediğiniz gibi olmuyor o işler. Azcık sabredin iki üç bölüme kafaları yiyeceksiniz. Ben Nolan’a güveniyorum.” dedim “sıkıcı dizi işte abi bize masal anlatma” dediler. Kötü şive taklitleri yapıp güldüler uzun uzun.

Dizi sezonun ikinci yarısına geçtiği andan itibaren öyle bir şahlandı ki bir Allah’ın kulu durduramadı. Çoştukça çoştu iki hafta önce diziye çok sıkıcı diyenler hiç bir şey olmamışcasına diziyi övmeye geri döndü. Güzel hikaye kazandı. Nolan kazandı. HBO kazandı…

Hikaye

Yetmişli yılların klişe senaryolarından birini alıp televizyon tarihine damga vuracak bir şey haline getirmiş Nolan-Joy çifti. Senaryonun soru cevap dengesi harika kurulmuş, karakterler muhteşem yaratılmış, twistler fevkalade yerleştirilmiş. Zaten dizinin ana karakterlerinden Ford’un sağlam hikayeleri ne kadar sevdiğini biliyoruz.

Gayet sağlam bir hikaye meydana gelmiş.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER