Bütün çalkantılara, dedikodulara, Affleck’in aşırı atarlı, aşırı Batmanvari yorumlarına rağmen şu an kesin olan bir şey var ki, o da önümüzdeki birkaç sene içinde yeni bir Batman filmi göreceğimiz. Sizi bilmem ama benim için önümüzdeki süreçte en çok heyecanlandığım, umutla sarıldığım tek film fikri bu. Evet, Burton’dan Nolan’a iyisinden kötüsüne bir çok versiyonunu izlediğimiz, neredeyse tüm yan karakterlerini bir şekilde ekranda gördüğümüz en fazla filmi çekilmiş süper kahraman olabilir belki ama tam da bu yüzden zaten hali hazırda heyecanlandırıyor; çünkü yeni bir tanesi neden olmasın? Hele de BvS’deki ekran süresiyle dahi birçokları tarafından tüm zamanların en iyi Batman’i olarak yorumlanan bir Ben Affleck tarafından.Yani mesele sadece bir fan sevdası değil.

Batman, dünya tarihinin belki de en popüler çizgi roman karakteriyse bunun belli başlı sebepleri var. Ve bunu çizgi roman sayfalarında gördüğümüz haline belki de en yakın olanı önümüzdeki senelerde solo filmiyle görme şansımız var. Hem de film için sürekli “hazırlıksız girmem”, “dünyadaki hiç bir meblağ bana orta halli bir Batman filmi çektiremez” diyen, Batman olmak artık karakterine yansımış bir Affleck tarafından. Yönetmenlik koltuğundan çekilmesi,sürekli erteliyor oluşu “lan o kadar film çekiyorum hala durup durup Batman soruyorsunuz” atarları bir yana dursun, öyle ya da böyle Affleck’in sadece oyunculukla ya da Geoff Jones’la beraber senaryo ile ilgilenmeyeceği, yönetmen koltuğuyla da yakın diyalog, ortaklık içinde olacağı belli. Neticede Oscarlı bir yönetmenden bahsediyoruz ve elimizdeki BvS gibi tüm evrene kapı açacak dolayda bir film değil. Dolayısıyla bir Zack Snyder vakası yaşanmasına izin vermeyeceğine güveniyoruz. Ki şu ana kadar sızan yönetmen adayları da hiç fena durmazken, biz neden umudumuzu keselim.
Bu uzun uzadıya girişin ardından derdime gelirsek, halihazırda tüm dedikodulara rağmen ortada net bir hikaye olmaması hasebiyle, bu yazı dizisinin ilk kısmında olası Batman filminde kullanılabilecek çizgi roman hikayelerini ve teorilerini sıralayacağım, bir sonraki kısımda da hangi karakterlerin hayırlı, hangilerinin hayırsız olacağından bahsedeceğim.

1- Under The Red Hood

Bundan sonra itlik, serserilik, köpeklik yapacağım
Bundan sonra itlik, serserilik, köpeklik yapacağım

Ne kadar da orijinal bir tahmin dediğinizi duyar gibiyim. Ancak amacım, düşünülmeyeni düşünmekten çok olabilecek bütün senaryoları gözünüzün önüne getirmek ve hatta çizgi roman versiyonlarını da okumadıysanız ısrarla okutmaya çalışmak. Bilen bilir, Under The Red Hood standart Batman hikayelerinin aksine biraz aile dramı, biraz da hakikaten uzun süreli bir yatırımın hikayesidir. 1988 yılında çıkan Death in The Family hikayesinde, ikinci Robin Jason Todd, Joker tarafından vahşice öldürülür. O dönem artık kahramanların ya da kahramanların sevdiklerinin öldürülmesi ve bunun herhangi bir sınır tanımayacak vahşette olması artık aşılmış bir tabudur ancak mesele Batman olduğu zaman daha da anlamlı bir yere oturur. Daha on yaşındayken ailesinin öldürülmesinden bile kendini sorumlu tutan bir insanın, kendi yetiştirdiği, tehlikeli görevlerin içine çektiği, henüz çocuk yaştaki Robin’in yarattığı bunalımın ne derecede derinlemesine işleneceğini tahmin edebiliyorsunuzdur. Hem de yıllar yılı (her ne kadar DC, Jason Todd’un hikaye akışını bozduğunu düşünüp okurlara oylatarak öldürülmesine karar vermiş olsa da). Burada yıllar yılı derken ciddiyim, çünkü Bucky Barnes’den sonra uzun yıllar ölü kalmış bu kadar ön planda kalmış başka bir isim bulmak kolay değil. (Deadman şakası duyar gibiyim,yapmayın).

Jason Todd’un çizgi roman sayfalarına dönüşü ancak 2005 yılında mümkün oldu. Malum çizgi roman evrenlerinin zaman çizgisi bizimkinden yavaş, dolayısıyla aslında ölmeyişi, kendine gelişi vs 17 yıllık bir hikayeden bahsetmesek de, o dönem şok üzerine şok yaşatan Batman hikayeleri arasında zirveye oynayabilir. Red Hood adıyla, kahramanlıkla herhangi bir bağı kalmamış şekilde ortamlara geri dönen Jason Todd, hem katili Joker’i öldürmek hem de Batman’dan bunca yıl öldürmediği için hesap sormak ister. Burada artık daha fazla detaya girmeden neden Under The Red Hood gibi hali hazırda çok beğenilen bir animasyonu da olan hikayenin, olası bir solo Batman filmi için uygun bir hikaye olduğuna geçmek istiyorum.

Öncelikli olarak, BvS çıktığından beri zaten çok konuşulan bir teoriydi bu. Sebebi de filmde Batcave’de gözüken, üzerinde “Jokes on you” yazan Robin kostümü. Üzerine Suicide Squad filminin girişindeki karakter tanıtımlarında Harley Quinn için “Robin cinayetinden sorumlu” notu da eklenince, DC’nin Jason Todd’un varlığını, Death In The Family hikayesini öyle ya da böyle film evreni içine kattığı noktasına varıyoruz. Bir de tabii Jared Leto’nun canlandırdığı Joker’in takma dişlerini, Robin’in ölümü üzerine Batman’in hiddetine borçlu olduğunu düşünürsek, BvS’deki overdose mutsuz, overdose sinirli Bruce Wayne’nin bu kadar karanlık bir ruh halinde olmasında, Jason’ın ölümünün basit bir detaydan çok daha fazla yer tuttuğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Dolayısıyla bir Red Hood hikayesi, BvS sonrası biraz da olsa umutlanmış ve o karanlıktan çıkmış ve hatta ilk Justice League filminden de sonra çıkacağını düşündüğümüzde, kahramanlığın gerektirdiği tüm aydınlık motivasyonları kendi içinde tekrar inşa etmiş bir Batman için sarsıcı olabilir. Çünkü hatırlarsınız, BvS’nin en tartışılan yanlarından biri Batman’in öldürüp öldürmediğiydi. Birçok aksiyon sahnesi bu konuyu yoruma açık hale getiriyordu ve o sahneler düşünülmeden mi çekilmişti yoksa The Dark Knight Returns hikayesindeki Batman portresine zaten çok yakın çizilmiş bir Kara Şövalye, gerçekten oradaki gibi öldürmeme yasasını çiğniyor muydu bilmiyoruz. Bu yorum bence çok abartılı çünkü öldüren Batman görmek isteyen Flashpoint Paradox’ta elinde tabancalarla gezinen Batman’e bakabilir (Batarang’la Deadshot yakalamaya çalışan değil). Öldürmüyor ama öleni umursamıyorsa, nasıl üç beş tane çete elemanını ve bir iddiaya göre KGBeast’i kolaylıkla harcayan Batman, Jason’ın katili Joker’i sadece dişlerini dökerek bırakıyor. Yani öyle ya da böyle Sucide Squad’da Harley Quinn’e suni teneffüs yapan bir Batman’dan bahsediyoruz. Ki her halukarda hem BvS’nin sonunda hem de anladığımız kadarıyla Justice League filmiyle daha şüphe bırakmayacak bir şekilde klasik süper kahraman formuna kavuşacak bir Batman için, Ben Affleck’in döktürebileceği olası bir Jason Todd yüzleşmesi, çizgi romanlarda çok işlense de filmlerde bu kadar yer tutmamış bir “öldürme tartışması” hem de çizgi roman okurları bilerek gidecek olsa da Jason’ın Red Hood olarak dönüşündeki gizemlerin, suç örgütleriyle ilişkilerinin, orta halli bir dedektiflik hikayesine kapı aralama potansiyeli bize iyi bir solo film izleme şansı verebilir.

Bunların dışında olası bir Red Hood hikayesi bol bol flashback taşıyacağı için, geçmişte geçen bir film çekmeden de Batman’i bugünkü çizgisine getiren olayları görme imkanımız olacaktır. Ayrıca Under The Red Hood hikayesi, merkezine sadece Batman ve Jason Todd’u alan bir hikaye değildi. O dönemde Gotham’ın yeni suç patronu olmuş Black Mask’da hikayeye bir yerinden dahil olmuştur. Ki Gotham dizisinde gün yüzüne çıkmamış nadir karakterlerden olduğu için de farklı bir yüz görme imkanı tanıyacaktır. Bunun yanında tabii ki Joker’i de işin içinde olacağını düşünürsek, hem SS’de kullanılmayan Joker sahnelerinden şikayetçi olan Jared Leto için tekrar kendini kanıtlama fırsatı olur, hem de birçok etkenli ve çok bilinmeyenli bir hikaye yakalamış oluruz. Bir de castı belli olmuş ama yönetmen değişikliğiyle beraber filmde olup olmayacağı net olmayan bir Deathstroke için de makul bir hikaye olabilir. Olası bir Black Mask’in Red Hood’un peşine bir suikastçi takma ihtimalini düündüğümüzde, çizgi romandakinin aksine Deathstroke, Mr. Freeze’den daha şık duracaktır. Üstelik Red Hood’un ölümden kurtulmasına sebep olan Lazarus Pit ya da Talia gibi elementlerin Arrow dizisi dolayısıyla Nolan üçlemesinden sonra tekrar DC evrenine dahil olduğunu düşünürsek, bunları sinema evreninde de tekrar tanıtmak ve olası bir ikinci film için ısıtmak da mantıklı olabilir. Hatta orijinle biraz oynanıp, Deathstroke League Of Shadows’la bağlantılı bir şekilde Red Hood’un peşine düşebilir. Dolayısıyla çok karman çorman da olabilir, çok dolu dolu da olabilir ancak filmin olası senaryosu için Joker başta olmak üzere bir çok kötü karakteri içereceği dedikodusunu da düşünürsek, neden olmasın.

2- War Games

Aceydim kollarımı
Aceydim kollarımı

Under The Red Hood’un hemen öncesinde çıkan ve bence kıymeti pek bilinmese de 2000’lerin en güzel Batman hikayelerinden biridir Batman: War Games. Bir film için sinema evreninde duyurulmamış çok fazla karakter taşısa da, farklı yorumlamalar ve sadeleştirmelerle neden olmasın? Nitekim, çizgi roman aslına göre otopark kavgası kadar bile etmeyecek sayıda kahramanla bir Civil War yorumu izledik ve yine de beklentileri karşılar ölçekteydi. Dolayısıyla daha az sayıda karakter barındıran bir War Games de neden olmasın diyor, seriyi bilmeyenler “ne diyor lan bu?” demeden hikayeyi biraz biraz anlatmaya başlıyorum.

Hikaye, Tim Drake Red Robin olarak solo takılmaya karar verdikten sonra ortaya çıkan side-kick boşluğunu doldurmak için Batgirl’den Robinliğe geçiş yapan ama duygularına hakim olamadığı için Batman tarafından bu görevden kovulan ve kısa süreli bunalımından sonra Spoiler ismiyle sahalara dönen Stephanie Brown’ın merkezinde gelişen olayla silsilesini anlatıyor. Evet, sinema evreninde anlatılmamış karakterlerden kastımı anlamışsınızdır; Tim Drake, bizzat Batgirl kimliği, Stephanie Brown vs. derken bunların hiçbiri filmlerde tanıtılmadı. Olası bir Birds Of Prey/Gotham City Sirens filmine kadar değil hangisinin olacağından, herhangi bir Batgirl’in dahil esamesi okunmazken olduğu gibi aktarılmasını beklemek yanlış olur. Ama bu hikayenin değerli yanlarından biri, özellikle kimin başrolde olduğundan çok, aslında Batman’i hayal kırıklığına uğrattığını düşünen, gölgesinde kalmış, kendini kanıtlamak isteyen herhangi bir genç kahraman olabilir. Yani burada Stephanie yerine Dick Grayson’i da koyabilirisiniz, Tim Drake’i de hatta Barbara Gordon’ı da. War Games, hem bu dışlanmış gencin çaresizlikle kendini kanıtlamak isterken ne kadar tehlikeli olabileceğini göstermesi, hem de hikayenin derinliği ve dehasını görebilmemizi sağlıyor. Peki neymiş bu savaş oyunları? Herşey için bir planı ve hazırlığı olan Batman, olası bir durumda Gotham’ın tüm suç lordlarını birbirine düşürerek elimine edip, başa kendi geçmek için de bir planı vardır. Evet kendi geçmek için. Bilen bilir, Batman’in suç dünyasında olan biteni bilmek ve bazen içeriden hamle yapmak için Matchs Malone isimli, yeraltında bilinen bir sahte kimliği vardır. Bu plan da herşey çığrından çıktığı anda, herkesi birbirine düşürüp doğru hamlelerle yeraltı dünyasının başına geçerek Gotham’da suçu bitirmeye yönelik olası bir stratejidir. Spoiler, kendini kanıtlamak için bir yöntem ararken gizlice Batman’in bilgisayarına girer ve bu planı görür. Gotham’da suçu bitirirse Batman’e kendini kanıtlayacağına inanır ve planı uygulamaya sokar. İlk adım, uzun zamandır birbiriyle husumet içerisinde olan bütün mafya liderlerini buluşturmaktır. Ancak aralarındaki husumetten dolayı hepsi bir tuzağın içine sürüklendiği gerginliğiyle, ağır silahlarıyla, ünlü kiralık katillerle gelmişlerdir. Ve gerilim son noktaya varır çünkü hem kimse buluşmayı kendi çağırdığını söylemez hem de hala bir kişi eksiktir: Matchs Malone. Evet Spoiler, Match’in gerçekte Batman olduğunu bilmediği için onun da kendiliğinden gelecek bir mafya lideri olduğunu düşünmüştür. Ve plan daha ilk adımda çığrından çıkar. Bütün mafya liderleri birbirine girer ve tüm Gotham’ı içine çeken, yüzlerce masum insanın ölümüne sebep olacak, hastanelerden okullara, çocuk parklarına kadar tüm şehri kana bulayacak bir savaş Spoiler yüzünden başlamış olur. Batman de ne olduğunun farkında değildir ama olan biten her şey zamanla tanıdık gelmeye başlar. Örneğin polisin OHAL ilan etmesinden sonra çığrından çıkan mafyaların şehrin tüm elektriğini kesip daha da kaotik bir ortam yaratması, aslında Batman’in planında olan, kendiliğinden gelişmiş bir detaydır. Sonunda her şeyin planının Spoiler tarafından acemice gerçekleştirilmesi sonucu olduğunu fark eder Kara Şövalye ancak olan olmuştur. Ve bütün bu karmaşa içerisinde doğan liderlik boşluğunu Black Mask doldurur ve tüm katliamlar, saldırılar önlense de Roman Sionis’in önlenemez yükselişinin önüne geçemez ve altın tepsiyle Gotham’ın suç krallığını sunmuş olur. Olayların sonunda Spoiler’in ölmesi -öldüğünün düşünülmesi ki üç kere falan retconlanmış bir olaydır- Batman’i daha da büyük bir bunalıma sokar ve Gotham’da yeni bir çağı başlatır. Hikaye, Batman’in sevilen zekice ve sokak seviyesi hikayeleri açısından benim için zirvelerden biri ve öyle ya da böyle sinemaya aktarılabilecek bir öykü. İyisinden kötüsüne çok fazla karakteri işin içine sokmasıyla olası bir film adaptasyonunu daha da güzel hale getirebilir ve yine aynı sebepten senariste de istediği karakteri filme sokma imkanı taşıyor. Red Hood kadar ihtimal dahilinde olmasa da,neden olmasın?

3- Hush

Her şeyi al, bana ben, geri ver bir şansım olsun
Her şeyi al, bana ben, geri ver bir şansım olsun

Bazı hikayeler vardır, alışılagelmiş çizgi roman eventlerinin de ötesinde bir dönemi kapsar. Örneğin Civil War ya da Secret Invasion bir hikayedir, eventtir ama ardından gelen Dark Reign, birden fazla hikayeyi kapsaması açısından bütün bir dönemdir. İşte Hush içinde aynısını söylemek mümkün. Hem yukarıdaki iki hikayeyi de kapsaması açısından hem de uzun soluklu, bazen gölgeden bazen burnunun dibinden Batman’a ve etrafındakilere yaptıklarıyla, Joker kadar bilinmese dahil en az onun kadar ciddiye alınması gereken bir karakter olduğunu kanıtlamış bir karakter Hush. Hatta şahsi kanaatim, Batman’in villain albümünde bence değeri yeterince bilinmemiş, en ciddi ve zeki karakterlerden olması açısından önemlidir. Orijini, Bruce Wayne’le çocukluk arkadaşı olan, ama hep gölgesinde kalmış, annesinin de sürekli komşu çocuğu muhabbetiyle kıskançlık tohumları ektiği başarılı bir cerrah. Ama bu klişelerden de öte, anne babasını henüz çocukken öldürmeye çalışmış, annesi sakat bir şekilde hayatta kalınca da saplantılı bir şekilde ömrü boyunca ona bakmış, hayatını ona göre şekillendirmiş bir karakter. Tüm geçmişi bunca yara ve sorunla dolu olan ve bu sorunları bir yerden sonra annesine ya da dünyanın adaletsizliğine değil, Bruce Wayne’nin varlığına adamış bir karakter. Yeterince etkileyici oldu mu? Aynı kişinin, Jason Todd’un Red Hood olarak dönüşü öncesi Batman’i neredeyse zombi bir Robinle karşı karşıya getirdiğini, War Games sırasında Black Mask ile iletişimde olduğunu, Catwoman’ın kalbini söktüğünü, yüzünü kendi yaptığı ameliyatla Bruce Wayne’e benzetip bir süre Gotham’da onun yerine geçtiğini düşünün. Bolca bilmece, gerilim, gizem, aksiyon, dram ve yeterince sebebi olan bir kötü adam. Hush’ın herhangi bir hikayesinin ya da herhangi bir adaptasyonunun sinemada ne kadar iyi oturabileceğini düşünün. Ki yine çok fazla karakterle bağlantılı olduğu için filmde kim olacak olmayacak konusunda da rahatlık sağlayacağı kesin.

4. Batman And Son ya da Death and the Maidens?

Şu çocuğa gıcık olan bir ben olamam di mi ya?
Şu çocuğa gıcık olan bir ben olamam değil mi?

Ben açıkçası Damian Wayne’nin Batman and Son çizgi romanındaki ya da animasyonundaki gibi bir giriş yapacağını düşünmüyorum sinemaya. Damien Wayne, resmetmesi ve Batman dünyasına oturtması sorunlu bir karakter ve henüz ilk filmden Bruce Wayne’nin aha oğlum oldu modunda bir giriş yapacağını sanmıyorum. Ancak, örneğin on yaşında değil ama yeni doğmuş bir Damian üzerinden, aslen R’as ve Talia’yı merkezine alan bir hikaye olabilir mi? Neden olmasın. Yukarıda da yazdığım gibi League Of Shadows ve Ghul ailesi hem Nolan üçlemesinde hem Arrow serisinde çokça geçmiş bir grup ve DC’nin yeni sinema evrenine taşınabilir. Hem Deathstroke’u daha ciddiye alan bir hikaye yaratır, hem Talia karakterinin Dark Knight Rises’de yarattığı hayal kırkıklığı onarılır, hem de ilerisi için bir dördüncü Robin Damian Wayne ihtimali yaratılır. Tabii ki League Of Shadows’u anlatacak bir hikayenin illa ki Batman and Son ile anlatılmasına gerek yok. Onun yerine, benim şahsen çok sevdiğim Death and the Maidens hikayesi, belki zor, belki çok Gotham dışından ama güçlü bir Batman hikayesi. R’as’ın bilinmeyen diğer kızı Nyssa’nın, iki yüzden fazla yıl boyunca babasından herhangi bir merhamet görmeden çile içinde yaşamasını, ikinci dünya savaşı sırasında dahi R’as, Hitler saflarındayken kendi yahudi olduğu için kamplarda işkence çekmesini, çocuklarının öldürülmesini, tecavüz edimesini, kendisinin hep bir şekilde hem pit hem de babasına duyduğu kin sayesinde hayatta kalıp, intikam almaya çalışmasını anlatan hikaye aslında Batman’i biraz ikinci planda bıraksa da hem gizemli yanları hem tarihsel süreçleri okuyuşu bakımından okunmaya da olası bir adaptasyona değer bir eser. Nitekim R’as al Ghul’un yıllarca Nyssa’yı kendi yerine geçmesi için bunca kin ve nefret içinde büyümesini, aslında baba figürü üzerinden insanlıktan umudunu kesmesini sağlamaya çalışması, Nyssa’nın Batman’i önce kullanıp, sonra da uzak tutmak için Superman’i hedef alışı, R’as’ı öldürmek için Talia’yı gazlayışı ve bütün bunların arasında kendi ahlaki pozisyonunu korumaya çalışarak ne olduğunu anlamaya çalışan bir Batman.. Benim adaylarımdan biri olmayı haketti.

5. Killing Joke (?)

Bir gün yüzü gülmesin mi şu adamın
Bir gün yüzü gülmesin mi şu adamın

Batman tarihinin en kült hikayelerinden biri, Alan Moore’un harikalar ötesi eseri Killing Joke’un film evreninde de yer etme şansı sizce ne kadardır ya da ne kadar hayırlıdır? Açıkçası her ne kadar hayranlıkla okumuş olsam da, bu eserin sinema adaptasyonunun ne kadar iyi bir sonuç getireceğinden emin değilim. Adaptasyonun teknik sorunlarından ya da anlatımın yeterli olmama kaygısından vs bahsetmiyorum. İyi bir yönetmen, gününde bir Leto ve tabii ki Bataffleck ile bütün hikaye güzel şekilde yansıtılabilir. Hatta Snyder’in, elde sırası belli bir kurgu olduktan sonra -bkz. Watchmen- aslında sorunsuz film çekebildiğini de düşündüğümüzde o dahi iyi bir ton katabilir. Benim meselem, aslında verilecek mesaj ve Batman yorumuyla ilgili. Her ne kadar başta canon olarak düşünülüp, özellikle Barbara Gordon kısmı sebebiyle orijinal evrene katılmış olsa da, Killing Joke bence herkes için kabul edilmiş bir Batman’dan ve dünyasından bahsedebiliyorsak o Batman’i ve dünyasını anlatamaz.

Alan Moore, fazlasıyla nev-i şahsına münasır çizgi roman dünyası için çok değerli bir kalemdir ve tam da bu yüzden aslında yazdığı Batman hikayesinden çok bence bir Batman yorumudur. Burada tartışmalı bir noktaya gidiyorum belki ama neden en azından DCEU içerisinde yer alacak bir filme adapte edilmemesi gerektiği konusundaki endişemi anlatmam gerekiyor. Hikayenin ve karakterlerin şu ana kadar DCEU’dan aldığımız genel izlenimin aksine görünürde sadeliği, basitliği, bu basitliği oluşturan derinliği, sorgulattığı normal tanımı, bu sinema evreninde bir filmle çok oturan bir yerde durabilir mi emin değilim. Örneğin Nolan ve Ledger’in Joker yorumu Killing Joke’deki Joker’e daha çok oturuyor çünkü başı sonu devamlılığı yarattığı sebep sonuç zincirinin havada kalması çok da sorun oluşturmayacak karakterlerden bahsetmek gerekiyor. Yani daha az insan, DCEU’daki karakterlerden daha az ete kemiğe bürünmüş, bir karakterden çok bir fikirle özdeşleştirilebilecek bir anlatımın olması gerekiyor ki bu birbirine bağlı yirmi filmlik bir evrene, bir on yıllık planlamaya uzak bir şey. Aslında Joker’in tarih boyunca yapılmış ve yapılabilecek bütün adaptasyonlarının mutlaka bir şekilde sorun yaratacak olmasının, mutlaka kimilerinin kafasında oturmamasının sebebi de bu. Ya da Leto ve Ledger’in bambaşka iki Joker’inin de çizgi romandakine eşit oranda benzerlik taşımasının da. Çünkü Joker’in fikrinin ya da anonim kişiliğinin nerede bittiği ve ete kemiğe bürünmüş sıradana yakın suçlu kimliğinin nerede başladığı hiçbir zaman net değildir. Bu, hem çizgi romanın anlatım gücünün hem de sinema adaptasyonunun ne kadar zor olduğunun göstergesi. Ve Moore’un yorumu asıl olarak Joker’in bir yanına daha soyut ve fikirsel kısmına ağırlık veren kanadı. Batman yorumu da öyle. Mesela Killing Joke Batman’i alıp Justice League üyelerinin arasına koymak makul olmaz. Çünkü bambaşka bir dünyanın ve rengin yorumu. Bu biraz da Batman’in DC içerisinde bu kadar çok yönden ele alınma şansına sahip az karakterden biri olmasından. Dolayısıyla başından beri Batman’i de Joker’i de böyle ele almamış, baştan farklı bir tercih yapmış DC’nin, iyi bir Killing Joke adaptasyonu yapması kolay değil. Ve üstelik gerekli mi? Yani BvS sırasında zaten sıyırmış bir Batman izledik. Killing Joke’da çokça vurgu yapılan “benim gibi olman için tek bir kötü gün yeter” mottosunu hali hazırda tahminen Jason Todd’un ölümü ile yaşamış, çizgiyi aşmak üzere olan bir Batman’de gördük. Affleck, bunun üzerine çıkabilir mi? Gerçekte çıkmasına gerek var mı? Bunlardan emin değilim. Bu da aslında çizgi roman sayfasına ilk gelişindeki sınırlarının üzerine çokça çıkmış, soyutlanmış karakterlerin bir sorunu. Çünkü en az Killing Joke kadar sevilen bir başka yorumlama olan The Dark Knight Returns’teki Batman portresi ise Moore’un çizdiğinin tam zıttıdır. Bu zıtlık, ana evrendeki zaman çizgisinin dışında olmasından, oradaki Batman’in yaşından vs ileri gelen bir farklılıktan değil, baya baya başka bir Batman yansımasından kaynaklanıyor. Örneğin Killing Joke’de Moore’un yorumunun tersine TDKR’deki, Frank Miller’in Batman’i hiçbir şekilde Joker’le yakınlık taşımaz. Ahlaki çizgileri çok daha serttir ve öyle bir kötü günden fazlası gerekir. Hakeza baktığınız zaman Miller ve Moore politik anlamda da birbirinden zıt kişiliklerdir. Yıllarca konuşulmuş, birbirine benzemez bir Batman portresi yaratmışlardır. İşte bu yüzden kanımca ikisi de hem birer yorum, hem de karakterin parçalarıdır. Ve sinema filmi de bir yorum olacağı için her ikisini birden kapsayamaz.Yani biz Killing Joke yorumuna en yakın Joker’i Nolan ve Ledger sayesinde gördük, TDKR Batman’ine en yakın Batman’i de Affleck sayesinde. Bu iki farklı tonu alıp aynı potada eritmek de çizgi romanın harcı olsa da sinemanın değil (ki Miller Joker’i TDKR içerisine almasa da mutantlar grubuna bakışından bile Moore ile arasındaki farklılık sezilebilir). Yani Miller’in portresine daha yakın bir Batman’in, Killing Joke hikayesinde oturmama sebebi Affleck’in ya da Leto’nun oyunculuğunun değil, adaptasyonun sınırlarının sonucu. He bir şekilde olabilir mi, her ihtimale açık kapı bırakmak lazım ama ben böyle bir olasılığa karşın ön yargılıyım, animasyon meselesine hele hiç girmek istemiyorum, tadımız kaçmasın. Yani sırf Barbara Gordon’ın başından geçenleri düşünüp “oh oh sert hikaye, üç beş de sorgulatma var, mis” diye üzerine atlarlarsa çok üzülürüm. Hele bir de Joker gibi çokça grileştirilmiş, popüler bir karakter üzerinden kadına şiddet/taciz/suistimal, çizgi romanda verilenle kıyaslandığından daha ciddi zarar verilebilir. Şiddetsiz film olsun babında değil, özenilen kötü karakterlerin bilinçli olmadan da verebileceği mesajlar açısından tartışmalı bir sonuç oluşturabilir. Neticede TDK’deki gibi fuck the system demekle hikayedeki gibi fiziksel ve psikolojik travma yaratmak aynı şey değil. Özellikle CW dizileri ve SS ile birlikte artık çok daha fazla 12 yaş ve üstü bir kitleye yaklaştıktan sonra. Ama tabii, bunu doğru bir şekilde verebilmenin yolları da var. Yazının bu kısımını bitirirken not düşeyim, TDKR bence hikaye olarak solo film için kesinlikle düşünülmemesi gereken bir adaptasyon. Hem evrendeki devamlılığı bozacağından, hem BvS’de yeterince nosyon olarak verilmiş olmasından, hem de artık sürekli huysuz Batman görmenin karakteri bayatlatma ihtimalinden tutun, Miller’in verdiği mesajın çok da ön plana çıkarılması gerektiğini düşünmediğimden.

Yazının bu kısmında elimden geldiğince hem filmde kullanılma ihtimali oan, hem de kullanılsa iyi olur dediğim çizgi roman hikayelerini listeledim. Onlarca yıllık tarihinde tabii ki daha çok öykü var ama şu an için aklımda öne çıkanlar bunlar. Siz de bunu nasıl unuttun dediğiniz varsa yorumlara iliştirin. İkinci kısımda da hikayelerden bağımsız olarak hangi karakterlerin kullanılabileceğini listeleyeceğim. Bir bakmışsın tutuyormuş hepsi bir bir!

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER