Açıkça itiraf etmeliyiz ki gençliğini 2000’li yıllarda yaşayan insanlar olarak bazı konularda çok şanslıyız. Film, dizi, kitap, müzik vb. eserlere ulaşmamız bundan on yıl öncesine nazaran gülünç denilecek kadar kolaylaştı. Game of Thrones,  Lost, Person Of İnterest, Breaking Bad televizyon yayıncılığında tarih yazabilecek anlatıları güncel olarak takip etme fırsatı bulduk, buluyoruz. Şu an okumakta olduğunuz bu site gibi birçok site bu üretilen materyalin çok başarılı incelemelerini size sunuyor.

Yeni Çağın bizlere sağladığı bu güzelliklerden son derece memnun olmakla beraber bu çağda yaşamanın en can sıkan yanlarından birine değineceğim. Arkadaşlar, 90’lı yıllar bittiğinden beri doğru düzgün korku filmi çekilmiyor. Altı yaşında Elm Sokağı Kabusu serisini izlemeye başlamış biri olarak çok net söyleyebilirim ki korku sineması bütün prodüksiyon olanaklarına rağmen pek de güzel şeyler çıkartmıyor. Insidious, Sinister gibi türün güzel ve güncel örnekleri ise artık bayat ekmek tadı veren “perili ev” konseptinden uzaklaşmıyor, uzaklaşamıyor. Found Footage tekniğinin tekrar keşfiyle Paranormal Activity, Rec gibi birkaç atılıma şahit olduysak da devamı pek gelmedi yahut gelen devam yeni çekilen Blair Witch gibi henüz genç olan bu türün yaratıcılıktan uzak insanlar elinde bayatlamaya başladığını gösterdi.

Velhasıl popüler sinemanın köşe başlarını tutan adamlar bir Edgar Allen Poe, Bir H. P. Lovecraft hiç yaşamamış gibi yapmaya devam ediyorlar üzücü bir şekilde.

İşte bu ahval ve şerait içinde korku filmi janrının en baba yönetmenlerinden John Carpenter’ın birkaç filmini söz konusu etmek istedim. Yıllardır senaristlik ve yönetmenlikle uğraşan bunlar yetmiyormuş gibi bir de yönettiği filmlerin bazılarının müziklerini de yapan bu abimiz türün tarihe adını kanlı harflerle yazmış bulunmakta. Hatta filmleri izleyen ve dönemine uygun bir şekilde değerlendirebilen herkes görecektir ki bugün korku filmi klişeleri başlığında incelediğimiz çoğu şeyin yaratıcılarından biri. Şimdi herkes hazırsa bu mühür ismin beş filmini ufak ufak tanıtmaya çalışacağım

NOT: Film seçimi yapılırken yönetmenin önemli filmleri tercih edilmeye çalışılmıştır. Bunun yanında günümüz sinema seyircisinin sinematografik ve kurgusal beğenileri de göz önünde bulundurulmuştur. Bu yüzden bazı filmleri dışarda bırakmak durumunda kaldım. Carpenter izlemeye bu listeden başlayacak kimseler umarım diğer filmlerine de göz atarlar.

Halloween(1978):

Seri katilliğe çocuk yaşta başlayan kötü adamımızın hapisten kaçarak dehşet saçmaya kaldığı yerden devam etmesini anlatan bu filmimiz Carpenter’ı üne kavuşturan film desek yanılmış olmayız. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi korku filmi klişelerinin çoğunu kullanan eseri izlerken türün Carpenter’dan ne kadar çok şey ödünç aldığını görmek mümkün. Çok basit bir senaryoya sahip olduğu zannedilen filmin psikoanalitik okumasından tutun, erkeklik rolleri üzerinden değerlendirilmesine kadar pek çok farklı yorumu mevcut.

Bir de yine Carpenter tarafından bestelenen şöyle muhteşem bir tema müziği var.

indir

Prince of Darkness (1987): 

Korku filmlerinde en sık kullanılan temalardan biri şüphesiz ki “yaklaşmakta olan felaket” teması. Şeytan gelecek, deccal çıkacak, sakallı bebek doğacak motifleri korku sinemasında genişçe yer tutuyor. Carpenter’ın bu filmi de benzer bir konuyu işliyor. Bir kilise’de cereyan eden sıradışı olayları araştırmak için oraya gelen üniversiteli ekip kendilerini şeytanlı, deccalli olayların içerisinde buluyor. Klostrofobik mekan kullanımları, yer yer bilim-inanç çatışmasına kayan hikayesi, Carpenter filmlerinin klasiği olan on numara müzikleriyle oyuncuların bir çoğunun pek de başarılı olmayan performanslarının dahi gölgede kalmasını sağlayan film türün meraklıların muhakkak izlemesi gerekenler arasında.

prince-of-darkness

The Fog (1980):

Filmi tanımlarken kullanılacak “Yüz yıl evvel yaşananların intikamını almak için dönen altı cüzzamlı denizciyla kasaba halkının mücadelesi” cümlesi bile korku türünün meraklılarının dikkatini cezbedecektir sanıyorum. Küçük kasaba, intikam, sis, cüzzamlı denizciler anahtar kelimeleri etrafında dönen bu film dönemine göre çokça güzel bir sinematografi sunarken bir taraftan da alt metniyle sömürgeciliğe, soygunculuğa atıfta bulunuyor. Bana kalırsa ayrıca bir tür olarak değerlendirilmesi gereken 80li yıllar korku sinemasının güzel örneklerinden.

the-fog

In The Mouth Of Madness(1994): 

Şahsi görüşüme göre Carpenter’ın en iyi işi ve korku sinemasının en muhteşem yapıtlarından biri olan bu filmde Stephen King’ten Lovecraft’a kadar birçok korku ustasının eserlerinin izlerini görebilir, sağlam senaryosu ve deneysele yaklaşan sinematografisi ile çok güzel bir korku filmi deneyimi yaşayabilirsiniz. Film kaybolan bir korku yazarını araştırmakla görevlendiren sigorta müfettişinin hikayesiyle başlıyor. Sonra nerelere gittiğine dair pek bilgi vermek istemiyorum. İzleyiniz efendim.

in-mouth

The Ward(2010):

Yönetmenin yaklaşık on yıl boyunca kamera arkasına geçmedikten sonra yaptığı ilk film The Ward. Geçen on yıl boyunca beklentinin yükselmesi, senaryonun (Bu parantezden sonra yazılanlar bir miktar spoiler olabilir.) yakın bir zamanda çekilen Identity filmine olan benzerliği filmin çokça eleştirilmesine yol açtıysa da sadece psikolojinin bir gerilim/korku filminde ne denli efektif kullanılabileceğini tekrar keşfetmek adına bile izlenmesi gereken bir eser. 24774Şimdiden söyleyeyim The Thing filmini 1951 tarihli aynı ismi taşıyan filmin remake’i olduğu için listeye almadım fakat The Thing de Carpenter sinemasını seven herkesin en az bir kere izlemesi gereken filmlerden.

Listeye yapılacak eklemeleri, önerileri büyük bir şevkle beklemekteyiz.

Bizimle kalın.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER