Şu dünyada inandığım şeylerin başında bir konuda konuşmanın sorumluluk isteyen bir şey olduğu düşüncesi geliyor. Yani kaldıramayacağın bir yükün altına girmek kendinden çok o yüke karşı ayıp diye düşünüyorum. Kaldıramayacağı yüklerin altına giren insan hele ki kaldırdığı yük değerli bir şeyse çok zararlı olabilir. Tabii bu durumun bir diğer cephesi de var: bir konuda konuşmanın sorumluluk haline geldiği durumlar. İşte bu yazı yukarıda bahsettiğim inançlarım çerçevesinden kaleme alınıyor.

Edebiyatın hem okuyucu hem üretici tarafında yıllardır top koşturan, işin akademik cephesini yakından görmüş biri olarak; kendi anadilini doğru düzgün konuşamayan, bir kitaba nasıl eğileceğini zerre kadar bilmeksizin kitaplarla “hesaplaşma” içine giren insanların olduğu internet ortamında kendimde yazma sorumluluğu hissettiğim için sitede kitap konularına biraz daha ağırlık vermeye karar verdim. Bu bağlamda incelemeye gayret edeceğim ilk kitap ise Kazuo Ishiguro’nun Beni Asla Bırakma isimli eseri.

Eserle karşılaşmam bir içerik sitesinin distopik romanlar listesi sayesinde oldu. Kitaba tam manasıyla bir distopya demek mümkün mü açıkçası tam olarak karar veremiyorum fakat birtakım distopik unsurlar barındırdığı muhakkak ve bu unsurları hikayesinin için çok güzel yedirmeyi başarmış.

Eser daha ilk sayfalardan kendi dünyasını ve gerçeklerini usul usul önümüze koyuyor. Bakıcı, bağışçı gibi tam olarak ne ifade ettiğini anlayamadığımız kavramlar bir güzel önümüze diziliveriyor. Hemen arkasından da hikayenin ana karakterlerinden  biri olan Hailsham Yatılı Okulu tanıtılmaya başlanıyor anlatıcımız tarafından.

Kitap hikayenin sonlarında bir yerde durmuş geçmişi anlatan ana karakterimizin Kathy’nin ağzından bize ulaşıyor. Anlatıcının konumlandırıldığı yer ve kurgulanışı gerçekten çok başarılı. Kathy bazen konuyu dağıtır, zaman çizgisini bozar gibi yapıyor. Anlatmak istediği şeyden sapıyor, araya başka konular, başka olaylar sıkıştırarak bazen esas anlatacağı anının ne olduğunu bile unutturuyor fakat tüm bu sapmalar, tüm bu anlatılmak istenenden bağımsız gözüken o an akla geliveren hikayeler ortamın ve insanların tanınmasında muhteşem yer oynuyor. Olayların duruluğu ve anlatıcının kabiliyeti karmaşık gözüken anlatı sisteminin içinden güzelce kayıp gitmemizi sağlıyor.

Kitabın ana karakterlerinden birinin Hailsham Yatılı Okulu olduğunu söylemiştik. Bu bir yanlış yazım ya da anlatım bozukluğu değil. Hailsham, kitabın büyükçe bir kısmında öğretmenlerini, yöneticilerini, hatta coğrafi özelliklerini birer uzuv gibi kullanan gizemli bir karakter olarak önümüzde duruyor. Çocukların neden Hailsham’dan önce bir geçmişi yok? Anne babaları nerede? Okul neden bu kadar izole bir yerde konumlanmış? Peki bu çocuklar neden devamlı birtakım eserler meydana getirmeye mecbur bırakılıyor gibi sorular uzunca bir süre kafa kurcalıyor. Kitabın ilk kısmı ivmesini bu sorulardan sağlayarak gizemin çekiciliği içerisinde okuyucusunu kendine bağlıyor.

Tabii o anda boş durmuyor kitap. Karakterleri ince ince dokuyarak anlatı ile okur arasındaki bağı güçlendirecek başka başka ağlar örüyor. Ruth karakterine fitil oluyorsunuz söz gelimi, Tommy ile Kathy’ye sempati duymaya başlıyorsunuz. Aslında hikayenin gidişatında pek de kilit bir role sahip olmayan Laura karakteri bile gözünüzün önünde gayet kanlı canlı beliriveriyor. Hani yolda görsen tanıyabileceğin hale geliyor yazarın anlattığı her bir karakter ve anlatı ilerleyip karakterlerimiz çocukluktan gençliğe doğru yol aldıkça gayet tutarlı gayet sağlam bir karakter gelişimi de sergiliyorlar.

page_1

İkinci bölüme geçmeden hemen önce kitabın bizi oraya kadar sürükleyen sırrını öğreniveriyoruz. Tabii o sırrı burada söyleyip okuma zevkinizi bozmayacağım. Biz sırrın şaşkınlığını üzerimizden tam atamadan karakterlerimiz dünyanın geri kalanından izole bir yer olan Hailsham’dan alınıp daha az izole bir yere götürülüyorlar. İnce dokunuşlarla çizilen karakterlerin bu dış dünyayla karşılaşma anları, yeni ortamlarına verdikleri tepkiler, girdikleri yeni haller sırrını açıklayan kitabın sıkıcılaşmasını gayet başarılı bir şekilde engelliyor. Derken ortaya atılan bir soru kitabın seyrini değiştireceğini belli ediyor. İkinci bölümün başlarından itibaren gerilen ilişkiler, tartışmalar, kavgalar neredeyse kitabın temel konusunu unutturuyor.

Karakterlerin gelişimini ve karakterler arasındaki ilişkileri başarıyla yansıtabilen anlatıları daima sevmişimdir. Bu bakımdan kitap Lost’un ilk üç sezonunda yakaladığı muhteşem dengeyi tutturuyor. Bir taraftan arkadaki enteresan işleri merak ediyor bir taraftan birkaç sıradan insanın kendi arasındaki ilişkileri gözetliyoruz.

Derken kitap tüm sırlarını bir güzel ifşa ederek tüm damarlarımıza jiletler ata ata bitiyor. İçinde bulunulan ortamın tam teşekküllü bir distopya olduğu kitabın son yirmi sayfasında ortaya çıkıyor, o zamana kadar aklınıza takılan soruların cevapları tek tek suratınıza yumruklar tekmeler halinde yağıyor. Kitabı bitirdikten sonra sigaralar önünüze atlayıp “yanayım mı abi/abla” diye haykırıyor. Siz de şu şarkıyı açıyorsunuz:

Kitabı okuduktan sonra öğrendim ki 2010 yılında aynı isimli bir film ile sinemaya uyarlanmış eser. Carrey Mulligan’lı Andrew Garfield’lı film hakkında da gayet güzel yorumlar geliyor.

Velhasıl kitap güzel arkadaşlar. Okuma keyfine zarar vermemek adına metaforlardan, kitabın içeriğinden çokça bahsedemedim. Okuyan varsa gelsin aşağıda yorumlaşalım.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER