Serimizin ilk iki yazısına Bölüm1 ve Bölüm2 olarak ulaşabilirsiniz. 

KAN VE GÖZYAŞI

“Ne yani, böyle korkunç bir Dünya’nın bir de cehennemi mi var ?” – J.Albert

2007, Sonbahar

Dün gece, saat iki sularında insanlık bir neferini daha cahillik zehriyle kaybetti. Tarihin herhangi bir döneminde, herhangi bir yerinde, bu cahillik denen şeyin şüpheyle müttefik olduğunda sonuç değişmiyor. 21. yüzyılın soğuk bir mevsiminde, daha önce aldatılan bir insana, karını biriyle görmüşler Mümtaz diye bir bilgi verildiğinde tarih tekerrür ediyor. Önceki ilişkilerinde de aldatılmış olan Mümtaz, kahve köşesinde aldığı bu lanet olası bilgi üzerine hiddetli bir şekilde evinin yolunu tutar. İki çocuk babası bu adam, karısına güveniyordur. Ancak şüphe bir kere kana karıştı mı geri dönüşü yoktur. Karısının gözlerine bakarak, nasıl sen biriyle mi görüşüyorsun diye soracaktır, bilmiyordur. Utanarak, korkarak, karısına o haysiyetsiz soruyu sorar. Direkt hayır yerine nasıl böyle bir şey düşünebilirsin cevabıyla karşılaşınca şüphe büyür. Cevap ver! Vermiyorum! Bak kadın! Görüşüyorum, çoğu geceler ona gidiyorum, bunu mu duymak istiyorsun!

Bazı şeylere “Neden?” sorusunu sorabilirsiniz. Çünkü her sonucun bir nedeni vardır. Bu nedeni öğrenmek, bir sonraki sonucun değişmesini sağlayabilir. Ancak ilk sonuç için çok geçtir. İki çocuk annesi kadının böyle bir cevap vermesi karakterinden dolayıdır. Yediremediği konularda alttan almaz. Bu özelliğini elbetteki biliyor Mümtaz. Leyla’sını tanımaz mı o? Gözlerini, aklını kör eden bu karşılık üzerine saçlarından tuttuğu gibi 16 yıldır deliler gibi sevdiği karısının kafasını kalorifer peteğine vurmaya başlar. Sevdiğine sayısız şiir yazan, dizlerinin üstünde sıradan bir evlilik teklifi yapan, onunla olabilmek için geçmişini karşısına alan Mümtaz, “Canım” dediği insanın canını alır. Şimdi,” Neden?” diye sorabilecek misiniz?

Öksüz kalan bu iki çocuğun adı tahmin ettiğiniz üzere Kenan ve Zeynep’tir. Babası hapise girdiğinden cenazeye katılamadı. Gerçi hapse girmese katılabilir miydi ki? Bu arada bazı babalar, çocuklarını haketmiyor. Annesinin öldüğünü kapının altından gelen kanla anlayan Zeynep, kanın ayaklarına değmesiyle gözyaşlarını tutamadı. Kan gölünün üzerine damlayan gözyaşlarına, Kenan şahit oldu. Sanırım siz hiç babanızı öldürmek istememişsinizdir. Kenan, bu yüzden acısını doğru düzgün yaşayamadı. Annesinin cenazesinde uzun süre kalamadı. Kız kardeşinin halini bile düşünmedi, düşünemedi. Abilik yapmalı, yasını tutmalıydı. Ama yapamadı. Koşarak uzaklaşmayı seçti. Daha 16 yaşındaydı. Ne bekliyorsunuz ki? Bu arada benden ne bekliyorsunuz? Mutlu sonla bitirmemi veya güzel hikayelere de değinmemi de istiyor musunuz? Ancak mutsuzluk, mutluluktan daha kalıcı etki gösteriyor. O kadar güzel anlar yaşamış bu ailenin çöküşünü anlatmayı uygun gördüm ben. Yine nedenini sormak isteyebilirsiniz. Ama ben cevaba sahip değilim.

Koşarken durmasına neden olan bu, nereye gidiyorum sorusu Kenan’ın ardına bakmasına da neden oldu. Ancak durmadı. Yavaş yavaş ilerleyen Kenan’ın son hatırladığı şey kara bir dumandı. Boş bir mezara düşen Kenan karanlıkta sürükleniyordu. Asırlardır o boş mezara kimsenin düşmemesi bir tesadüf müydü yoksa Kenan’ın kaderi miydi bilinmez. Bilmek bize düşmez. Karanlıkta bir silüet belirdi Kenan’a. Nun’un cılız bedeniydi bu yanlış hatırlamıyorsam. Çünkü mührü kıran Kenan, Raen olarak mezardan çıkmıştı. O toprak yığınından sıyrılan beden, ilk olarak kolunu gösterdi tabi. Bunu gören Nun, bitmeyen tükenmeyen acısını bir kenara bırakmalıydı, hemen! Sevdiğine kavuşmakta olan Nun’un altıbin yıllık hayatını anlatan şiiri Yhoren’den dinleyelim;

 

       “Ölümün söndürdü tüm ışıkları, hapsetti beni karanlığa,

       Gömün dedim nefes alan herkesi, küstürdü beni insanlığa,

       Susun dedim ve kulak verin, gülümsemem kaçıyor çığlık çığlığa,

       Pusun dedim ve bekleyin, mutluluğum dönüyor yalnızlığa.”

 

Bir anlık nefessizlik sonrası gördü onu. Gözleri mosmor, saçları bembeyaz o kızı. Korktu ama anında gördü ardındaki güzelliği. Aşıktı sanki. Onun için ölürdü. Ölmüştü gerçi ama yeni yeni öğreniyordu her şeyi. Yeni karakterini yeni hayatını. Bunlardan önce tek düşündüğü Nun’du. Ona sarılmak için harekete geçirmek istiyordu bedenini. Onu öpmek, sarılıp koklamak, yaşlanmak istiyordu. Gülümsemek istiyordu. Saçlarını okşamak istiyordu. Onu şımartmak istiyordu. İstiyordu. Hayatı istiyordu. Hak ettiğini düşündüğü hayatı. Ama bu o değildi. Bunu anlaması uzun sürmedi. 16 yaşında hissetmiyordu. Elleri onun elleri değildi. Boyu uzamıştı. Farklı hatıralar vardı beyninde. Birden olduğu yere çöktü acı çekerek. Elleriyle kendi saçına asıldı. Çığlık attı. Başındaki ağrı çok şiddetliydi. Beyninde gelgitler yaşıyordu. Kız kardeşini görüyordu. Sonra karşısındaki kızı görüyordu farklı zamanda farklı yerde. Ailesini görüyordu. Sonra Son Savaş’ı görüyordu. Okun önüne sıçrayışını hatırladı. Kız kardeşinin gözlerini gördü. Ağlayışını gördü. Sonra da aşık olduğu kızın gözlerini gördü, mezarının başında ağlayışını gördü. Ve gözleri karardı. Ağrı sona erdi. Bayılmasıyla birlikte… Kenan uzun süre gözlerini açamayacaktı. Beden uyandığında, gözlerini açan Raen’di. Kenan bir daha uyanmak istediğinde gerçek Raen ile savaşmalıydı. Ve buna hazırdı.

Bölüm 4 – Bir Beden, İki Kalp

Ak büyücü herkesin mutlu olacağı şekilde ayarlamıştı aslında büyüyü. Kardeşi Kara’nın müdahale etmesiyle bozulmuştu herşey. Çiçeklerin açmaması, güneşin doğmaması, insanların gülmekten mahrum bırakılması, çiftlerin birbirine nefretle bakması… Büyü tersine dönüp cehenneme çevirmişti Yhoren’i. Bugüne kadar…

Raen gözlerini açtığında Nun gülümsedi. Siz hiç aşık bir kadının gülümsemesine tanık oldunuz mu? Olmayan varsa kulaklarını iyi açsın. Kurak arazi canlanmaya, yeşillenmeye başladı. Ülkenin her yerinde önce goncalar belirdi sonra renk renk çiçekler açtı. Filizlenen toprak, yemyeşil yapraklı ağaçlar vermeye başladı. Bunları görmemizi sağlayan Güneş de bu mutluluğa sessiz kalamadı ve doğuda kendisini gösterdi. Bu anlattıklarım bir şairin dilinden, sevdiği kadına hediye ettiği metaforlar değil. Değil ama edilse isabetli olacağının göstergesiydi. Nun’un gülümsemesi Ak’ın yaptığı büyüden etkiliydi veya büyüyü eski haline çevirmişti. Camlara çıkan insanlar mutluluktan birbirine sarılıyor, kendilerini zaman kaybetmeden sokaklara atıyordu. Ölümsüzlük ile harmanlanan mutsuzluk büyüsü, yerini kısa ama anlamlı mutluluklara bıraktı. Birbirlerini çok sevdiğini hatırlayan insanlar öpüp kokladılar birbirlerini. Şahsen tatmadığım ve bu yüzden inanmadığım mutluluk duygusu, halkın arasına karışmıştı. Ama Nun bunların farkına bile varmadı. Havanın değişikliği, insanların sevinç naraları, etrafında beliren bitkiler umrunda bile değildi. Hareket edecek gücü, Raen takatsiz kalıp yere düşerken buldu ve yakaladı asırlardır mezarında beklediği sevgilisini. Şehrin merkezinde olan bu olaya herkes şahit oldu. “Uyanış” adını verdiler bu güne. Ve hep birlikte Nun’a yardım etmeye koştular. Raen’i alıp şifacıya götürdüler.

Kenan’ın uyandırdığı şeyler bunlarla sınırlı değildi ne yazık ki. Ve kimse olacaklardan haberdar değildi. İçeride savaşan iki insanı kaldıramayan beden zar zor gözlerini açtı. Kenan hala tutsaktı. Raen sevdiğini gördüğünde Yhoren’in şiirine karşılık verdi ve yankılandı tüm diyarda;

Gülüşün hayat verdi toprağa, çekip çıkardı beni yeraltından,

Peki ya ben;

Öldüm de cennete mi düştüm

Yoksa dirildim de sevdiğime mi kavuştum?

Ey beni sevdalımdan ayıran kader ,ben nasıl bir sevdaya tutuştum.

Nun atladı sevdiğinin üstüne ve sımsıkı sardı onu kollarıyla. İkisi aynı hissetmiyordu. Bir özlemle sarılıyordu diğeri ise şüpheyle. Şüphe duygusu yerini korkuyla dolu Kenan’a bıraktı. Bedeni ele geçiren Kenan, Nun’u bıraktı. Konuşmaya hazır değildi ama denedi.Derdini anlatacak kadar diyelim. Ben o değilim, benim adım Kenan, benim burada olmamam lazım benim kardeşime dönmem lazım,benim yapayalnız bir kardeşim var, BENİM GİTMEM LAZIM!

Nun’un gülümsemesi kaybolmuştu. Anlam veremiyordu çünkü bu oydu. Nasıl inanabilirdi o olmadığına. Mezar, o yüz, o bakışlar. Kimse inandıramazdı şu an onu.“A..Ama.. S..Sen..O..sun” dedi zar zor. En son ne zaman konuştuğunu kim bilir. Hayır değilim diyemeden aynada göz göze geldi yeni bedeniyle. İrkildi. Nun haklıydı. Elini yüzüne götürdü, kara gözlerinin yerini mavilikleri almış, sapsarı saçları ve bembeyaz bir teni vardı. Kenan değildi. Bu ben değilim dedi kendisinin bile zor duyduğu ses tonuyla. Etrafındaki insanlara baktı, BEN KENANIM! diye bağırdı. Ama değilim dedi kendi kendine. Daha 16 yaşındaydı. Böyle bir durumu kaldırmasını bekleyebilir miyiz?

Korkuyordu ama mutlu da hissediyordu. Üzgündü ama aşıktı. Ağlıyordu ama ilk defa yalnız değildi. Bu kısa hayatında hiç arkadaş edinmeyen Kenan, içinde dostluk hissediyor, kalbinde ise bir sıcaklık. Gözlerine korkuyla bakan o masum kızı çok sevdiğini anımsıyordu. Korkunun gücüyle bedeni almıştı ama yaptığının yanlış olduğunu düşündü. Kızın gözlerinde o yalvarış vardı çünkü. “Seni Seviyorum” der gibi bakıyordu ve karşılık almayı sonuna kadar hakediyordu. Bir etrafına bir de kıza bakan Kenan, dümeni bırakma kararı aldı. Ama tam o sırada Ak, odaya girdi. “Bugün elbet bir gün gelecekti. Bulunduğun beden sana ait değil, korkma. Korkması gereken bizleriz. Dağılın, dağılın dedim, kavuştuğunuz mutluluğu doya doya yaşayın. Fazla vaktiniz yok!”

—-2016—-

Abi? Dedi tekrar genç Kenan’a. Kenan geçmişten koptu ve kendine geldi. Kenan parayı aldı. Suratına bakmadan eve döndü. Hızlıca girdi apartmana. Koşarak çıktı merdivenleri. Bir yandan da anahtarını çıkarıyordu. Hemen açtı kapıyı, zor attı kendisini içeriye. Dizlerinin üstüne çöktü. Başını önüne eğdi. Uzun saçları kapatıyordu gözlerini. Ama biliyordum ki gözyaşı döküyordu. Önce sadece gözleri kızardı. Ama konuşmaya çalışınca hıçkırığa boğuldu. Titriyordu. Kolları önünde aciz biçimde duruyordu. Boynu eğikti biraz. Evet, tıpkı Allahın huzuruna çıkar gibi. Amacı buydu. Ama sustu. Son hıçkırığı içine çekti. Ayağa kalktı ve üzerindekileri çıkarmaya başladı. Düşüncesizce fırlatıyordu bi kenara. Banyoya ilerledi. Bir yerlere tutunarak ilerliyordu. Gözlerini tam açamıyordu. Zar zor görüyordu önünü. Kendini küvete bıraktı. Soğuk suyu açtı ve küvetin dolmasını bekledi. Beklerken susamadı;

“Yıllardır acıyı,soğuğu hissetmediğimi söylüyorum. Kendimi kandırıyorum, bunu biliyorsun. Farklı olmam gerektiğine inandım. Farklı olmalıydım çünkü. Oradaki insanlar mutluydular. Ben değilim. Şu an üşüdüğünde sevdiğine sarılıp ısınanlar var. Benim sevenim yok. Diğer insanlardan farkım bu ise, üşümemem gerekir. Evet, gerekiyor! Madem onlarla aynı mutluluğu paylaşamıyorum, diğer konularda da onlardan farklı olmalıyım! Madem mutlu olamıyorum, mutsuzluğu, acıyı hissetmemeliyim! Yanımda kimse olmayacaksa, hep yalnız kalacaksam, onu aklımdan çıkar! Onu özletme! Yanımda olmasına ihtiyacım olmasın! Eğer yanımda olmayacaksa ona ihtiyacım olmasın! Farklı olayım lan! İyi duyguları hissetmiceksem, kötüleri de hiss…”. Cümlesini bitiremeden hıçkırığa boğuldu. Yaratıcıyaydı isyanı. Geçmişineydi. Mecburiyetlereydi. Doğrulara, olması gerekenlere.. Gözlerini kapattı..

Sesleri duyan kardeşi Zeynep, banyo kapısına sırtını dayadı ve çöktü olduğu yere. “Abi” diye seslendi. Kenan şaşırdı. Zeynep uzun zamandır konuşmuyordu. Konuşma ihtiyacı duyuyordu belki de. Dedi ki;

Hayatın anlamını ben de kovaladım. Yakalar gibi olursun her seferinde kaçar. Engellere, duvarlara çarparsın. Çünkü kimse sana tamamen dürüst olmamıştır. Seven korkmuştur seni kaybetmeyi ve sevdiğini söyleyememiştir. Sevmeyen de korkmuştur kaybetmekten, söylemememiştir sevmediğini. Korku gölge gibidir. Karanlıktan korkmanın sebebi her yer gölgeymiş gibi gelir. Işığa hasret kalırsın. Aydınlıkta ise gölgeni arkanda bırakırsın. Korkundan biraz da olsa kaçabilirsin. Peki ya ışık karşıdan değil de arkadan vurursa? Yüzleşebilir misin gölgenle? Olduğun şeyle. Korkularınla. Pişmanlıklarınla. Öyle bir dünya ki bu bazen birine güzel bir şey söylersin, öyle bir tepki alırsın ki söylediğine, hissettiğine pişman olursun. Öyle bir dünya ki bu bazen birine kötü bir şey söylersin, yine suçlusu sen çıkabilirsin. Hayat seni isteklere, planlara, beklentilere sürükler ama hep gideceğin yol bellidir. Çünkü tabelalar asla değişmez. Biri öldüğünde tabeladaki nüfus sayısı bile değişmeyecektir. İnsan hayatının değersiz hissettirildiği bu günlerde hayatın anlamını ben de aradım. İronileri ve paradoksları buldum. Ve amacımdan sarptım bölündüm. Hayatın anlamını değil, “Hayat” ve “Anlam” kelimelerini kovalamaya başladım. Ama farkettim ki onlar kaçmadı. Ayrıyken kaçmadı. Hayatıma anlam katanları buldum. Onları kaybettim. Bencil olmadığımı düşünerek çıktığım bu yolda kendi hayatımdan başka bir şeye rastlayamadım. Çünkü kimse tam olarak dürüst değildi. Herkes hayatını ve anlamlarını gizliyordu benden. Korkunun hükmettiği günlerde, kimden gerçeği duyabilirsin? Kimden sevgiyi hissedebilirsin? Kendi gerçeklerinden kaçıp başkalarının yalanlarına özenen insanlarla kirlenip doluşmuş bu dünyada ne bulabilirsin?

Kenan duruldu. Gözyaşları, banyo suyuna karışmıştı bile. Bugün yılbaşı gecesiydi. Çoğu kişinin gözleri birkaç rakamda, bazılarının sevdiklerinde, bazılarının içki şişesinin dibinde. Kenan’ın ise randevusu ölümleydi. Yaklaşıyor. Bu güzel insanın dünyadan geçip gitmesine çok az kaldı. Size mutlu yıllar.

 

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER