Randevularına geç kalanlara, hayallerini kovalayanlara, kaldırımda hayatının aşkıyla çarpışmak isteyenlere; LA LA LAND!

Filmlerin nihai bir amacı vardır; ölümsüz olmak. Bunu bir replikle , doğaçlama bir sahneyle ya da benzeri görülmemiş bir ezgiyle yapabilirsiniz. Nerede o eski filmler diye yakınırken La La Land’ın çıkıp gelmesi, insana çok şükür dedirtiyor. Altın Küre’de 7 ödül alması, Whiplash ile sesini duyuran Damien Chazelle’e olan güven, Ryan Gosling ve Emma Stone, filmi size izlettiren öğeler olsun. Çünkü müzikal ya da romantik film izlemeyi sevmeyen olacaktır. Onları da kaybetmemek için, her güzel şeyi tatmalarını öneriyorum. Karşınızda La La Land!

lala-land

Sinema, bilim gibidir. Öncesini eleştirirsin, üzerine koymak istersin, bu şöyle olsa nasıl olur acaba dersin. Özgün bir film çekmek imkansıza yakındır bu yüzden. Buna ulaşmak için dünyadan izole olmak gerekir. Çünkü yoldan geçerken beğendiğiniz bir manzarayı, istemsiz olarak bir filmde kullanır, çektiğiniz bir acıyı karaktere yüklersiniz. Damien bunların en iyi örneklerinden. Whiplash filmindeki karakter, kendisini yansıtıyor. Whiplash demişken J.K. Simmons ümidiyle izlemeyin sakın. Sanki ilk filmine selam çakmak için oynatmış üstadı. Rolü yok resmen. Filmin tek eksisi olabilir bu. Her neyse büyük bir müzisyen olmak isteyen Damien, üniversite hayatında bu yolunda sıkıntılar çeker. Bu onu Whiplash’e götürür. La La Land ise bir tık ötesi. Müzisyen olamamış, ancak hayallerinden vazgeçmemiş bir adam harika bir müzikal ortaya koyar. Filmlerinde hayallerinin peşinde koş mesajını veren 32 yaşındaki bu adam, birçok yönetmene taş çıkarmakta. Çok önemli işlere imza atacağına şüphem yok.

İsmi film kadar tatlı olan film Alan Parker’ın Fame filmine yapılan göndermeyle başlıyor. Evet o tatlı müzikal sahne trafiğe neşe katıyor. Diğer filmlerden etkilenerek film çeken yönetmenler, damakta hep bu güzel tadı bırakıyor. Los Angeles‘ın ünlü trafiğinde Mia ve Sebastian‘ın hikayesi başlarken dünyanın en güzel klişesi olan “en büyük aşklar nefretle başlar” cereyan ediyor ve akıllarda bir sürü düşünce, yakışıklı çocuk ve güzel kızın hikayesi, akıllardan çıkmayacak bir ezgiyle devam ediyor. Sebastian, Jazz müziğine gönül vermiş ancak hayatın acımasızlığından Jingle Bells çalmak zorunda kalan bir erkektir. Mia ise aktris olmak için yanıp tutuşan ancak Warner Bros. stüdyolarının göbeğinde bir kahve dükkanında çalışan bir kadındır. Mavi elbise bir kadına bu kadar mı yakışır derken, piyano çalmak bir erkeğe bu kadar mı yakışır diyor ve başrolleri aynı karede yine nefret yüklü bir sahnede görüyoruz. Bu sahne Smoke House‘da çekilmiş gibi. Klasik filmlerle donatılmış, fazla anıya sahip bir yer. Bir sürü filmde burayı gördük ama bu kadar dikkat etmedik. Rüya gibi bir film, kabuslarla ilerler. Tezat sanatı hep işler. Büyük hayaller, büyük hayal kırıklıkları. Ufak mutluluklar, ufak tatlar.

e7bcb580-4b6f-0134-17be-060e3e89e053 (1)

Hepimizin istediği sahneler gelişir, aşıkların yolu hep kesişir. Tatlı mı tatlı esprilerle ilerleyen filmimiz, damağımızda o ezgi ile devam ederken, Gene Kelly’nin Singin’ in the Rain‘inde buluruz kendimizi. Bir romantik müzikal filminde bu esintiyi görmemek, ne büyük eksiklik olurdu! Romantik anın kıskançlığı sarmıyor bizi, karakterlerden birine antipati duymuyoruz, herhangi bir kötü yan yok. Herhalde lavaboya gitmek için bile filmi durduramamamın nedeni bunlar olsa gerek. Size ufak bir tavsiye, gözlerinizde bir damla yaş, kalbinizde ise o enfes ezgi olmadan bu filmi bitirmeyin. Tekrar izleyin. Tekrar. Tekrar. Gerçekten hissedene kadar. İzleyin. İzleyin. Bu arada güzellik abidesi Emma Stone‘u Oscar’da göreceğiz, alnı ak bir şekilde. Keza yönetmen kategorisinde Damien Chazelle‘i. Başarıları hız kesmeyecektir. Arkada kalmayın.

Gene_Kelly_lamppost
Singin’ in the Rain!

Durun durun, sadece izlemeyin. Mia’nın odasına geniş açıyla bakıldığında durdurun. Bütün ayrıntılara bakmanız gerek. Ingrid Bergman’ın devasa posterine göz atın. Casablanca ve For Whom the Bell Tolls filmlerinin o güzel aktrisine, Hollywood’un klasik güzelliğine bir bakın. Ufak posterlerde ise Norma Talmadge‘nin oynadığı sessiz film The Dove, Bela Lugosi‘den komedi korku The Black Cat, The Blonde Vampire, Alfred Hitchcock’tan Saboteur, The Palm Beach Story, The Killers bulunuyor. Bu filmler, direkt olarak Mia’nın aktris olma hayalini yansıtıyor. Hepsi de Hollywood’un klasik filmlerinden ve harika dokunuşlar. Ardından gelen Casablanca sahnesi. Ingrid Bergman ile Humphrey Bogart‘ın pencereden baktığı sahneye, Hollywood studyosundan bakış. Biz bu konuda zayıfız, biliyorsunuz. Cem Yılmaz, Pek Yakında filmiyle harika bir iş çıkardı ancak hiç gülmedik gibi yorumlar alarak hakaretlere uğradı. Dizilerimiz Yeşilçam’a gönderme yapmakta çekinmez ancak beyaz perdede fazla başarılı değiliz.

casablanca-xlarge
Casablanca Sahnesi

Ve Griffith Observatory… Bir Rasathane. Yine birçok Hollywood filminde karşımıza çıkan bu yer, La La Land filminde can alıcı sahnelerden birine ev sahipliği ediyor. Emma Stone ve Ryan Gosling’i beraber gördüğümüz her sahneden bambaşka tatlar buluyoruz. Whiplash gibi yine hırs, hayal peşinde koşma eylemler mevcut ancak daha doğal, daha sade ve renkli bir yapımla karşımıza çıkıyor La La Land. Filmin ismini sürekli söylemek istiyorum. La La Land. İsminde belli değil mi? Psikanaliz’e girebilir bu. Kelimeler insana her zaman bir şeyler çağrıştırır. Renkli, tatlı, sevecek bir şeyler canlanıyor benim filmin ismini görünce. Ve filmde bunu canlandırınca ben tamamım dedim. Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street. filminden beri müzikal izlemeyen, Nae meorisokui jiwoogae filminden sonra romantik film izlemeyen ben, La La Land filmiyle iki türe tekrar dönmüş bulunuyorum.

griffith-observatory-dusk
Griffith Observatory

İncelememde Hollywood’a fazla yer verdim. Aslında tema olarak Hollywood ve Jazz dengeli ilerliyor. Sanırım ben Jazz’ı arkaya alıp Hollywood’a kapıldım. Jazz aşığı Damien Chazelle, yine harikalar yaratıyor. Tek bir sahne ve sonrasında gelen şarkı sizi gerçek Jazz ile tanıştıracak. “You hold onto the past but Jazz is about the future.” Harika bir yorum. New Orleans‘ta herkese gerçek müziği işlemek adına doğan bu tür, ölüyor. Kan kaybeden bu sanat, Samba Tapas gibi şeylerin altında ezilmemeli. Dead Man’s Bones grubuna hayat veren Ryan Gosling, Jazz adına verdiği savaşı, filmde gerçekçi bir şekilde izleyeceğiz. Bu arada Ryan Gosling, bence dünyanın en kusursuz erkeği. Her türlü yeteneğe sahip biri. İmreniyorum gerçekten.

lalaland-girldancers

Sweet Charity filmine de dokunan filmimiz harika bir final ile bizi uğurluyor. Final her zaman önemlidir. Seyirciyi şaşırtmak, kandırmak, bekleneni sağlamak önemli değil. Bir konu anlatıyorsan, nokta koyacağın yeri bileceksin. Kullanacağın yüklemin ağırlığını kaldıracak film çekeceksin. Özneler sizi yansıtacak. Nesneler, görsel şölen sunacak. Bu ziyafette siz de yer alabilirsiniz. Yönetmenlik ve oyunculuk harikası bu filmi sinemada izlemediğim için pişmanım. İzlemeyenlerin duyması gereken pişmanlığı, varın siz düşünün. Bir sonraki film incelememizde görüşmek üzere, sağlıcakla kalın.

“Bu kadar gelenekçiyken, nasıl devrim yapabilirsin?”

 

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER