Nisan ayı, benim gibi karasal iklimde yaşayanlar için az da olsa bahara kapı aralarken, elimizde yeni bir başlangıç var: Resurrection! Başlıkta yenideni iki kere yazmamın birkaç sebebi var:

1- Marvel’in seri sıfırlamalara #1’lere doyamaması, ki onu bu Pazar başka bir yazı da uzun uzun irdelemeyi umuyorum

2- Mutantların, Marvel’in tekrardan gündemine oturması.

Aslında sürpriz diyebileceğimiz bir şey yok, aylar aylar önceden duyurulmuş, kapakları beşinci altıncı sayısına, o sayıların konularına kadar ortaya çıkmış bir olay var önümüzde. Mesele ise, satışlarda bir türlü istediğini alamayan ve seneler sonra DC’nin gerisine dahi düşen Marvel’in, son on senedir Fox’la kavgası uğruna kırpmaktan, karalamaktan bıkmadığı öz be öz çocuğu Mutantları tekrardan o eski güzel günlerine döndürme çabası. Normalde geçmişi tekrar etmenin pek bir işine yaramadığını en basitinden Civil War 2 gibi kıldan tüyden kahramanları birbirine düşüren “dev” hikayelerden biliyoruz. Ancak bu sefer olay başka, bu sefer bir hikaye arkının tekrardan ısıtılıp önümüze getirilmesinden değil, on senedir hor görülen ve yine de çizgi roman satışlarında her ay ilk ona en az bir iki seri sokan X-Men’e vefa borcunun ödenmesinden bahsediyoruz. Resurrection bu idi. Sadece bu da değil, aynı zamanda dizi evreninin Mutantları ve Inhumanların da çizgi roman evreninde daha yerleşik bir yer tutması için onlara da farklı takım ve solo serileri sunuyor idi. Bunların bir kaçını bu hafta gördük. Geçen haftalarda eldeki X serilerine final yaptırıp, tek sayılık X-Men Prime ve Inhumans Prime ile Secret Wars sonrasından beri yaşadıkları hezeyanlı serüveni sonlandırarak, yeni ve güzel günlere kapı açtı. Bu hafta, o açılan kapılardan gelen ilk esintileri, şansımıza da en babalarını ve bu hafta gözümüze çarpan diğer çizgi romanların incelemesine başlayalım o vakit!
Gold_Custom
X-Men Gold #1
İlk incelemeyi, büyük ihtimal uzun süreler gözde serim olarak sürdüreceğim (belki Astonishing X-Men çıkınca işler değişebilir) “harbi” x takımına ayıracağım. Bu harbiliğin sebebi, elli küsur yıllık X-Men’in hem klasikleşmiş, hem de görece bozulmamış karakterlerini içermesi, ki Gold ismini sadece 90’lar nostaljisinde değil, biraz burada da anlamlandırmak lazım. Karakterlerimiz; Storm, Nightcrawler, Colossus, Old Man Logan, Prestige (Rachel Grey) ve Kitty Pride! Evet, Peter Quill ile ilişkisini bitirerek tekrar dünyalıların arasına dönen Shadowcat’e, yıkılmış, haklıyla haksızın belirsiz olduğu bir savaştan çıkmış Mutantların tekrardan pozitif bir mesajın taşıyıcısı olacak bir kahramanlar takımının yüzü olma görevi verildi. Ki bence çok da iyi edildi. Birincisi, Kitty de takımın diğer üyeleri gibi klasik dönemin yüzlerinden. O yüzden hem verilecek mesaj açısından, hem de takımın kimyası açısından olumlu bir isim. İkincisi ise diğer bütün karakterlerin aksine mutantların inhumanların boğazına çöktüğü bir dönemde, uzayın derinliklerinde sevgilisi Peter Quill ile Disneyvari maceralarda elini kirletmeden geziyor idi. Ki bu, Mutantların şu anki ajandasında en çok ihtiyacı olan tipleme. Çünkü 2017 Marvel’i, tüm savaşların televizyondan naklen yayınlandığı bir dünyada, kimsenin aynı kendi gibi kötülükle savaşma iddiası olan Gorgon’u yumruklamasını tekrar tekrar izledikten sonra kahramanlık nutuklarını işitme organlarını kullanarak dinlemez. O açıdan iyi bir liderlik seçimi. Bir yandan da X-Mansion’a ilk geldiğinde kendisine abi-ablalık, yeri geldiğinde manitalık (Colossus) yapmış insanlara liderlik etmesi hoş da bir tat veriyor artık. Peki ilk sayısıyla elimizde ne var: Birincisi, gerçekten söz verdikleri ve bizim de özlediğimiz gibi, tüm klasik kahraman nosyonlarına uygun, hasretin çektiğimiz bir takım var. İkincisi, artık uzun süre sonra karşısındakiyle hayatta kalma telaşıyla değil, meşruiyet çabasıyla diyalog kurmaya çalışan Mutantlar var. Ve kahramanlarımız kadar klasikleşmiş düşmanları var. Yeni bir Brotherhood Of Evil Mutants. Henüz uzun uzadıya tanıtılmasalar da gördüğüm kadarıyla karşılarında Magma da var ki, sebebini sonucunu, çarpışmalarını bir sonraki sayıya sakladılar. Ancak hem Guggenheim gibi usta bir yazarın elinden çıkması, hem de Marvel’in şu an satışlar noktasında son umudu olması açısından, bu serinin başına talihsiz-saçma şeyler gelmeyeceğine ilişkin güvenim tam. Son olarak da, Rachel Grey’in uzun zaman sonra bir A takımda olması şahsen beni çok heyecanlandırdı. Hem güçlerinin takıma da serüvenlere de katacağı renkten, hem de senelerce zaman yolculukları hariç çok üzerine düşülmemiş bir isim olmasından dolayı, neler yapacağı merakımı cezbediyor. Hadi bakalım!
Image-10-600x920
Uncanny Avengers 022
Sevgili dostlar, yurttaşlar! Şu seri kadar karışık duygularla yaklaştığım başka kaç seri vardır bilmiyorum. Son iki-üç sayısını özellikle müthiş bir heyecanla okudum, amma velakin dönüp bakınca baya yetenekli kahramanlarla kurulu bir ekibin, halen daha neredeyse dört senedir aynı olay üzerinde dönüp durduğunu hatırladıkça da bu nasıl iş lan diyorum. Öyle bir kafa. Heyecanlanıyorum, çünkü her seferinde çok sevdiğim karakterleri müthiş şekilde yansıtan bir seri var önümde. Üzülüyorum, çünkü bunca güzel aksiyon sekansını, eğlenceli diyalogları, yani artık oturmuş bir takımın tüm nüvelerini hala daha bence dünyanın en sıkıcı kötü adamıyla mücadele ederken harcamaları. Ancak biliyorum ki artık o sıkıntı bitti, sonunda Red Skull’ı düşürdüler. Bu aslında geçen sayıda olmuştu, Rogue Deadpool’u muhteşem bir şekilde dövmüş, sonunda Magneto’nun başlığı ile Skull’ın kontrolünden çıkmış ve yakasından tuttuğu gibi beyin cerrahisi için McCoy’un yanına götürmüştü. Bu sayıda ise bu olayın sonuç kısmını izledik ki bu kısmı da keyifliydi, aynı zamanda Secret Empire’e açılan kapı olması bakımından da heyecan verici. Öncelikle, Hydra Steve Rogers’in Xavier’in beyninin telepatiyle ilgili kısmını SHIELD adına Rogue’den almak istemesinin ve Rogue’un kendisinden beklediğimiz şekilde reddedişini izledik. Ki tersi, Rogue gibi dünyada posta koymadığı dağ taş kalmamış bir karakter için beklenmedik bir saçmalık olurdu. Sonrasında da o parçayı Human Torch’a yaktırarak bu hikayenin artık sonlandığını göstererek içimizi rahatlattılar. Ardından olanlar ise bu serinin kendine özgülüğünü bir kez daha kanıtladı. Önce öldüresiye dövdüğü için hala daha iyileşemeyip, bastonla yürümek zorunda bıraktığı Deadpool ile yakınlaşmasını gördük Rogue’un. Ki Wade seriye girdiğinden beri ikili arasında güzel bir sinerji vardı. Ancak bu yakınlaşmanın devamında öpüşmeleri, talihsiz bir sonuç yarattı, Wade büyük ihtimal geçici de olsa tekrar eski yakışıklılğına dönerken, Rogue, onun hastalığını da absorbe etti ve yere yığıldı. Bu noktada, uzun süredir içinde tuttuğu Wonder Man’in bilinci Deadpool’a “ne b.k yedin sen şimdi” derken bize de gelecek ayın sayısını merakla beklemek kaldı.
425438._SX1280_QL80_TTD_
Captain America: Steve Rogers 015

Çilemiz bitmiyor sevgili okurlar. Belki bu sefer biter diyoruz, yine bitmiyor. Yani umarım Secret Empire beklediğimiz kadar iyi bir hikayedir de bu çektiklerimize değmiştir. Aslında bu sayıda biraz daha farklı bir noktaya evrildi diyebiliriz. Birincisi, Uncanny Avengers hikayesinde en sonunda telepatik güçlerini yitiren Red Skull’ı öldürdü şirin pembe kaptanımız. Bir yanıyla, iyi karakterken asla yapamayacağı şeyi yapmış olması fena değildi. Ayrıca bu vesileyle Red Skull’ı uzun süre göremeyecek olmamız da, şahsen benim için baya iyi bir gelişme. Bunun yanında, Rogers’in Kobik’ten haberdar olması, ancak Hydra’yı o fake geçmiş içerisinde içselleştirmesi enteresan bir nokta oldu. Yani hayır artık karşımızda düz beyni yıkandığı için kötülük peşinde koşan bir kahraman yok. Kaptanınız eskisi kadar masum değil. Böyle bir değişimin sebebi Kobik’in gerçeklikle oynayışında kendini de Rogers’in geçmişine yerleştirmesiyle açıklanabilir ki bunu da bu sayıda görmüş olduk. Ancak Rogers’i ne derecede etkileyip etkilemediğini ileri süreçte, röportajlardan anladığım kadarıyla da Secret Empire #0’da görmüş olacağız. Dayanın sevgili okurlar, bitiyor.
Champions (2016-) 007-020
Champions 007

Tatlış mı tatlış, minnoş mu minnoş süper kahraman takımımız, toplumdaki yozlaşmayla, ayrımcılıkla emperyalist kapitalizm ile mücadelesine tüm hızıyla devam ediyor! Ben cidden çok seviyorum bu seriyi. Yani gelecekten gelen Kangler update edilmediği için gergin Ultronlar, miras kavgasına evrenleri yok eden kozmik dayılardan, kısacası tüm klişe Avengers kötülerinden uzak, çok başka bir şeyle savaşıyorlar. Her sayıda aynısını okuyorum, her incelemede aynısını söylüyorum: Bu takım kötü adamlarla savaşmıyor, ayakları o insanlardan daha çok yere basan fikirlerle savaşıyorlar. Ve bu hiçbir şekilde sıkmadan devam ediyor. Bu sayıda da, yalan ifadeyle imajlarını yerle bir eden Freelancers ekibini döve döve durduklarını sanırken, bu kez de aynı ekibin, insanları zorla evlerinden atarak yaptıkları rezidanslara Champions ismini vermeleriyle, kendilerini çok daha kötü bir durum içerisinde bulurken görüyoruz. Yani bir kez daha, nefes aldığımız dünya, sistem, Hulklar’dan, optik patlamalardan daha güçlü olduğunu kanıtlarken, ekibimizin Ali Ağaoğlu imajından nasıl kurtulacağını gelecek sayıya bırakıyor.
Jessica Jones (2016-) 007-000
Jessica Jones 007

Serimiz, bir hikayeyi geride bırakıp diğerine koşarken, bizi ise arada tatlı bir aile dramının ortasında bırakarak devam ediyor. İkili ajanlık görevini layığı ile yerine getirerek büyük bir yükten kurtulan Jessica, Danny’i ikna ederek, Luke ve çocuğunu bulur. Ancak aile konusunda da derisi kadar sert (affedin) olan Power Man, tüm bu bahanelere rağmen yeniden birleşmeye yanaşmıyor. Yine de, anne-baba-çocuk birlikteliklerini çok güzel yansıtan sayfalar okuduk. Bu açıdan, sürekli uzaylı saldırılarıyla, manyak tiranlarla birliktelikleri bozulan ailemizin birkaç saniyelik de olsa nefes alışı duygulandırıcıydı. Ama elimizdeki dergi Squirrel Girl değil, Jessica Jones hikayesi anlatıyor, dolayısıyla mutlu son olmayacağını daha ilk kareden itibaren biliyoruz ve yine bir JJ klişesi olarak belki bininci kez Luke Cage tarafından kapı dışarı ediliyor. Bu noktadan sonra, sessiz sedasız ilerleyen paralel hikayemizden de bir küple görüyoruz. Geçen sayılarda, 1610 evreninin yok olmasının suçlusunun kahramanlar olabileceği dedektifimiz tarafından tekrardan masaya yatırılmıştı. Şimdi ise, ex Shield direktörü Maria Hill’i, ofisine sığınmış halde buluyoruz. Yazarın, Marvel’in son senelerde başına gelmiş her şeyde parmağı olan Bendis olduğu düşünüldüğünde, hem Secret Wars’in moral sonuçlarını hem de Civil War sonu, Secret Empire başı yaşanan değişimlerde sorulması gereken sorulara da ışık tutacağına eminiz. Bakalım önümüzdeki sayılar bizi nelerle karşılaştıracak?
I-Am-Bane-Batman-Comic-Murder-Scene
Batman 020

Ve I am Bane arkının sonuna gelmiş bulunuyoruz sevgili DC severler! Bu aslında bir yanıyla I am Gotham ile başlayan ve I am Suicide ile devam eden “I am….” serilerine de bir soluklanma şansı tanıdı çünkü iki haftaya Flash ile paralel gidecek olan The Button cross-overi başlayacak ve Rebirth gizemlerini aydınlığa kavuşturacak kahramanımız. Peki bu sayı nasıldı? İlk olarak, üç sayılık hikayeler, çok uzamaması açısından güzel bir karar. Ki Rebirth başlangıcından beri de Tom King’in Batman hikayelerine güzel bir tat kattığını düşünüyorum. Evet Scott Snyder New 52 dönemi ile efsaneleşmişti, ancak King de marjinal hikaye anlatımıyla hiç sıkmadan okutuyor. En başından, çok da beğenilmeyen I am Gotham hikayesini, olan biten her şeye rağmen bir bütünlük içerisinde bu sayıyla tamamlayışı, Kara Şövalyenin neyi niye yaptığını, biraz daha farklı ve yeni bir bakış açısıyla anlatılan motivasyonlarını tutarsızlığa düşmeden resmetmiş. Bane ile her dövüşü, artık bir çizgi roman klişesi haline gelmiş olan sayfalar boyu uzun düşünce panelleriyle bezenmiş dayak yeme sahnesinden sonra birkaç karelik dövme olayına girmeleri biraz meh dedirtse de, şahsi kanaatim olması gerektiği gibi ne çok sönük ne çok abartılı bir şekilde bittiği serinin.
Bu haftalık da incelemelerin sonuna geldik, çizgi romanla kalın!

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER